< KASTAMONU POSTASI - Blogcu





Yrd.Doç.Dr.Ali DUMAN/MİRAÇ KANDİLİ MÜNASEBETİYLE

Bildiğiniz gibi 20. Ağustos 2006 Pazarı 21 Ağustos 2006 Pazartesiye bağlayan gece Miraç Kandilidir. Miraç, Hz. Muhammed’in bir Mekke’den Kudüs’e gitmesi ve oradan da Burak adı verilen bir binekle göklere, yani Allah’a yükselmesi olmak üzere iki aşamadan meydana gelmiştir. Birincisine Esra, ikincisine de Miraç denir. Esra hadisesi hakkında Kur’an’da açıklama olmasına rağmen, Miraç hadisesi hakkında herhangi bir beyan yoktur.

İsra suresi olarak bilinen sure, bu Esra hadisesini beyan ederek başlar: “Bir gece, kendisine ayetlerimizden (delillerimizden) bir kısmını gösterelim diye kulu (Muhammed’i) Mescid-i Haram’dan, çevresini mübarek kıldığımız Mescid-i Aksa’ya götüren Allah, noksan sıfatlardan münezzehtir; O, gerçekten işitendir, görendir” (İsra, 17:1) Bu ayet açıkça Hz. Muhammed’in bir gecede Mekke’den Kudüs’e gittiğini ortaya koymaktadır.

Olayın Mekke döneminde gerçekleştiği hatırlanacak olursa, dönemin insanları arasında büyük şaşkınlığa yol açmış olduğu görülür. Nitekim müşrikler peygambere inanmamış, onun yalan söylediğini iddia ederek, onu bir sınava tabi tutmaya kalkışmışlar ve hatta ona Mescid-i Aksa’nın, ilk görüşte insanın aklında kalması mümkün olmayan özelliklerini sormuşlardır. Bu imtihan esnasında Cebrail’in Mescid-i Aksa’nın bir siluetini peygamberin karşısına getirerek, sorulan sorulara cevap vermesinde yardımcı olduğunu, daha sonra peygamber, mü’minlere söylemiştir. Bu olay kendisine nakledildiğine hiç tereddüt etmeden kabullenen kişi Hz. Ebu Bekir olmuştur. “O söylüyorsa doğrudur” diyerek, kabul eden Hz. Ebu Bekir, daima Hz. Muhammed’in yanında yer alan ve onun hizmetinden geri durmayan yüce bir şahsiyet olarak Sıdık-ı Ekber sıfatını almaya hak kazanmıştır.

Miraç hadisesine gelince; bu konuda Kur’an’da herhangi bir açıklama olmamasına rağmen, Peygambere izafe edilen çeşitli hadisler mevcuttur. Bu hadislere göre, Hz. Muhammed, Esra olayının gerçekleşmesinin ardından, Cebrail yardımıyla Burak denilen bir binekle göklere yükselmiştir. Bu yolculuk esnasında çeşitli geçmiş peygamberle karşılaşmış, onlarla sohbet etmiştir. Sidretü’l-Münteha denilen yere geldiklerinde Cebrail kendisinin daha fazla ileri gidemeyeceğini söyleyerek Peygamberi yalnız bırakmış, o da yolculuğuna yalnız olarak devam etmiştir. Müfessirlerden bir kısmına göre Necm, 53: 4-18. ayetler miraç olayına işaret etmektedir. Bu ayetler şöyledir: “4. O (bildirdikleri) vahyedilenden başkası değildir. 5. Çünkü onu güçlü kuvvetli biri (Cebrail) öğretti. 6. Ve üstün yaratılışlı(melek), doğruldu: 7. Kendisi en yüksek ufukta iken. 8. Sonra (Muhammed'e) yaklaştı,(yere doğru)sarktı. 9. O kadar ki (birleştirilmiş) iki yay arası kadar, hatta daha da yakın oldu. 10. Bunun üzerine Allah, kuluna vahyini bildirdi. 11. (Gözleriyle) gördüğünü kalbi yalanlamadı.
12. Onun gördükleri hakkında şimdi kendisi ile tartışacak mısınız? 13. Andolsun onu, önceden bir defa daha görmüştü, 14. Sidretü'l-Müntehâ'nın yanında . 15. Cennetü'l-Me'vâ da onun yanındadır. 16. Sidre'yi kaplayan kaplamıştı. 17. Gözü kaymadı ve sınırı aşmadı. 18. Andolsun o, Rabbinin en büyük âyetlerinden bir kısmını gördü”.

Buhari ve Müslim’de yer alan rivayetlere göre miraç hadisesi şöyle gerçekleşmiştir: Bir gece Hz. Muhammed, Ka’be’de Hicr ve Hatim denilen yerde iken –bazı rivayetlerde uykuda bulunduğu sırada veya uyku ile uyanıklık arası bir halde- Cebrail geldi; göğsünü açtı, zemzemle yıkadıktan sonra içine iman ve hikmet doldurup kapattı. Burak adlı bineğe bindirip Mescid-i aksa’ya götürdü. Hz. Peygamber, orada iki rekat namaz kılıp, dışarı çıktığında Cebrail, biri süt, diğeri şarap dolu iki kap getirdi. Resulullah süt dolu kabı seçince Cebrail kendisine “fırsatı seçtin” dedi, ardından onu alıp dünya semasına yükseltti. Semaların her birinde sırasıyla Hz. Adem, İsa, Yusuf, İdris, Harun ve Musa peygamberlerle görüştü; nihayet Beytü’l-Mur’un bulunduğu yedinci semada Hz. İbrahim’le buluştu. Sidretü’l-Münteha denilen yere vardıklarında yazıcı meleklerin kalem cızırtılarını duydu ve Allah’ın huzuruna çıktı. (bkz. S.Sabri Yavuz, “Mirac” mad. DİA, XXX/132). Allah katına ulaştığında, namazlarda oturduğumuz zaman okuduğumuz “et-Tahiyyatu” diye bilinen konuşma Allah ile onun arasında cereyan etmiştir. “Resulullah: Her türlü selam, dua ve güzellik Yüce Allah içindir. Allah: Ey Peygamber selam, rahmet ve bereketim senin üzerine olsun. Resulullah: esenlikler bizim ve Salih kulların üzerine olsun. Melekler: Şahitlik ederiz ki Allah’tan başka ilah yoktur ve yine şahitlik ederiz ki Hz. Muhammed, onun kulu ve elçisidir”.

Esra ve Miraç olmak üzere iki aşamadan meydana Miraç hadisesi üzerinde çeşitli tartışmalar mevcuttur. İlk dönem İslam alimleri de bu tartışmalar karşısında şöyle bir tavır geliştirmişlerdir: Kur’an’da açıkça yer alan Esra olayını kabul edip inanmak farzdır, inkar eden küfre düşer; ikinci aşama hakkında Kur’an’da açıkça beyan bulunmadığı için buna inanmak konusunda insanlar serbesttir; inkar edenin küfrüne hükmedilemez.

Konuyla ilgili bir başka tartışma konusu da miraç gecesiyle ilgilidir. Problem şudur: Acaba peygamberin miraca çıktığı gece kutsal olduğu için mi o gece çıktı; yoksa o miraca çıktığı için mi o gece kutsaldır? Bu sorunun cevabını vermek oldukça güç gözükmektedir. Her ikisi de ihtimal dahilindedir. Burada önemli olan; miracın gerçekleştiği gece ve sonrasıdır. İster o gece kutsal olduğu için peygamber miraca çıkmış olsun; ister peygamber miraca çıktığı için o gece kutsal olsun her ikisinin neticesi de o gecenin kutsal olmasıdır. Diğer dinlerden farklı olarak İslam’da mevcut kutsal geceler içerisinde Kur’an’da kendisine işaret olunan üçüncü önemli gece –ki ilk ikisi Kadir Gecesi ve Peygamberin doğduğu Mevlit Gecesidir- olan miracı huşu içerisinde, ibadet ve taatla geçirmek; yüce yaratıcı karşısında kulluğumuzun bilincine varmaya çalışmak ve belki de yeni bir başlangıç yapabilmek adına, bu gecenin gerektirdiği ruh halini yakalamak gerektiği kanaatindeyim. Bütün dostlarımın miraç kandilini tebrik eder. Bu gecenin hayırlara vesile olmasını Yüce Allah’tan niyaz ederim.

M.Emin DEĞER/ORTADOĞU YENİDEN DÜZENLENİRKEN…

“Bir şey bozuluyorsa yeniden düzenlenmek içindir” der halkımız. Bu İsrail’in son aylardaki saldırılarına anlam kazandırır mı bilmem. Ama İsrail’in insanlık dışı saldırılarının kime yarayacağına yanıt aramaya yeter sanırım.

 

İsrail’in Lübnan’a saldırısının, ABD başta Batının ilk adımda dur demesi mümkün iken bir ayı geçtikten sonra önlenmesi, gündemin önemli maddesi oluverdi. Dünya’nın efendileri, ayağa kalkmadan çözüm değil önlem almaya kalkıştılar. Çözüm ne zaman mı, onu da onlar bilir.

 

Milliyet’in 20 Ağustos tarihli  ilginç haberi çözümü ertelemenin ön habercisi. Bir ara Türkiye’yi görmezden gelen kimi Batı liderleri TC Başbakanı Erdoğan’ı arayıp rica etmişler.  Başta o burnundan kıl aldırmayan Jacques Chirac, İtalya Başbakan’ı, ve Birleşmiş Milletler G.S.Kofi Annan, Türkiye’yi Lübnan’da beklediklerini söylemişler! Buch’ mu o susuyor, haklı çünkü suç ortağı!  Belki de Tayyip beyle özel konuşacaktır.

 

Eğer doğruysa Tayyip bey bu kez ulusal onurumuzu gözetmiş ve “…uluslararası güce Türkiye'nin katkısına ilişkin kararın TBMM'den geçmesi gerekir...” demiş.. Dileriz sözünde durur!

Batı bu gibi hallerde Türk askerini öne sürerek BM’ler örgününün silahlı gücü gibi  kullanmayı nerdeyse kural haline getirmiş.

 

Evet ABD başta, Avrupa’nın güçlü ülkeleri saldırganlığı daha baştan önleme yerine, işi barış gücüne havale etmeyi oyunun kuralı sayıyor.

 

O HARİTA NEYİN NESİ

 

İyi de, insan sormadan edemiyor. Bu saldırı nedir niçin önlenmedi, Batı aciz miydi, bu ve benzeri sorular yanıt bekliyor. Ha bir de harita var. Hani ABD Silahlı Kuvvetler dergisinde yayınlanan ve Türkiye’nin nedeyse dörtte birini Kürt devletine, Ermenilere bahşiş olarak veren harita. O haritaya karşı ne yapıldı bilinmiyor. Bilinen şu ki, ABD hani şu 01 Mart Tezkeresi öncesi bu bölgeye birkaç gün içinde 80 bin askerini yerleştirmeye kalkışmıştı ya. Haritada bizden koparılmak istenen o bölge. Peki bu haritaya tepkimiz ne oldu sorusu yanıt bekliyor…

 

Batı bir yandan Türkiye’yi bölme çalışmalarını sürdürüyor, öte yandan “ yahu gel şu İsrail’in Lübnan haltını nasıl durduracağız yardımcı ol mu diyor! Ya da  Müslüman halkın İsrail saldırısından kurtarılmasını bize mi ihale ediyor. Halkın deyimiyle iki ucu pis mi pis değneği elimize tutuşturuyor!

 

Tam bu sırada, aylardır “ Ne olur sayın Buch Tayyip beyi kapında bekletme bizi de kabul et, her şeye razıyız, öyle ki bizi kabul et de..”  diye yalvar yakar olmamızın gündeme alınması nasıl yorumlanmalı.  Bunun bir bedeli mi var  demeyin, elbet olacak.O bedel nedir sorusu da bugünün haberleri arasında.yanıtsız kalıyor. Buch o bedeli ödetmek için Tayyip Bey’i 1-2 Ekim’de huzura alacakmış. Ne mutlu bize değil mi?

 

Derken birkaç yazımda gündemin anlamını değiştiren  G.E.Fuller ve I.O:Lesser’in İslam ve Batı’nın Jeopolitiği adlı yapıtından aktaracağım şu sözlerini düşünelim. Ne diyordu yazarlar: “Türkler İslam karşıtı kabul edilebilecek olan politikalarda işbirliği etmek istemeyebilirler.  Aynı zamanda da Avrupa, kendi perspektifine göre çıkarları başka yerde, Müslüman dünyasında olan bir ülkenin güvenliğiyle ilgili otomatik bir sorumluluk üstlenme konusunda git gide isteksiz hale gelebilir. Güvenlik ilişkilerinin bu doğrultuda bir gelişme göstermesi, Türkiye’ye felaket getirecek. ABD –Türk işbirliği umutlarını ciddi bir şekilde kısıtlayacak ve bunun bir uzantısı olarak, ABD’nin Kafkaslar ile Ortadoğu’daki hareket serbestisini azaltacaktır.”

 

ABD buna katlanır mı derseniz hayır derim. İşte o harita Türkiye’yi ABD çıkarlarının korunmasında silahlı güç olarak kullanamadığında uygulanacak sistemin haritasıdır.

 

Kırk katır mı kırk satır mı demek istiyor büyük dostumuz(!) Nasıl dost olduğunu düşünelim olmaz mı?

 

Şahabettin MERT/YEREL SİYASETİMİZDEN

Merhaba dostlar… Yeni bir haftaya yeni umutlarla merhaba… Umutların mutluluklara dönüşmesi için merhaba… Mutlulukların sürekli olabilmesi için merhaba… Sürekliliğin başarılı ve bağımsız geleceği için merhaba… Merhaba… Her şey için hepimize her birimizden mer ha ba…

 

Ülke gündeminde bir seçim havası arada bir esiyor. Belki suni bir esinti, belki kasten yapılan araştırma esintileri… Bunu zaman gösterecek… Dolayısıyla şimdiden bir kıpırdanma var… Bu kıpırdanmadan şehrimizde nasibini almaktadır… Elbette ki genel merkez bilgileri doğrultusunda şehrimizdeki partili simalar çıkışlarda bulunarak fikirlerini ; amma yanlış, amma doğru beyan etmektedirler…

 

Bir bakıyoruz “A” partisinin “B” partisine söylediklerine. Sonra “B” partisi “D” partisine. “C” boş durmamış hepsine, sonra sırayla yurtdışına bir şeyler söylenip gidiyor. Tabiî ki muhalefet bıçkınlığıyla ve hesap verme endişesi olmadan… Dolayısıyla bir kıpırdanmaların var olduğunu seziyoruz… Bu söylevler içersinde yanlış olan ve günü kurtarma çalışmaları doğrultusunda yapılan açıklamalar da gözden kaçmamaktadır… Hatta gündemde olabilmek için önemsiz konuşmalarla dopdolu bir siyasi günler içersindeyiz…

 

Birçok defa iktidara gelen bir siyasi partinin, siyaset adamı PKK’nın ABD tarafından desteklendiğinden bahsetmektedir… Yıllardır söylenmektedir ve sağır sultan bile duydu… Kitaplar yazıldı boyumuz kadar bunun için. Hatta özürler dilendi… Keşke bu çıkışlar daha önceden yapılabilseydi?!...

 

Yine birçok defa iktidara gelen bir başka siyasi partinin, siyaset adamı Kürtçe konuşan kardeşimiz değildir demektedir… O Kürtçe konuşanla, Türkçe konuşan Yurt savunması için Çanakkale’de İngilizce konuşanla savaşmışlardı… Bunlar unutulmamalı. Bölücüyle, kardeş bu şekilde ayrılmamalı… Yasalar bile buna müsaade ederken kaldı ki buradan bu şekilde ayrım yapmanın yakışığı yoktur…

 

Nedense yukarıda da yazdığım gibi muhalefette bir bıçkınlık oluyor… Bakınız ; kahrolsun Amerika, kahrolsun İsrail diyenler de iktidarda iken suspus olmuşlardı… Ortadoğu’nun akan kanı 50 yıldır devam etmektedir…

 

İktidara gelemeyen ve bir türlü geleceğine de inanılamayan kırkı aşkın siyasi partimiz ise kendi içlerinde bir burjuvazi sevdasıyla ve kurtarıcı kimliğiyle o miladi günü umutla beklemektedirler… Beklerken de programlar, iktidar çalışmaları vs derken en cesur söylevlerle yıllardır taraf bulamamanın beklentisindedirler. Elbette ki yurtdışı tenkit ve celalli tavırları daha çok öne çıkmaktadır…

 

Bu konularda birçok örnek verebiliriz yerel siyasetimizden. Dolayısıyla bu akımlar ve söylevler Ülke siyasetimizin paralelliğindedir… Bizim Ülkemizde, sorumluluğun olmadığı muhalefet meydanı ise en kolay cümlelerin kurulduğu siyaset arenasıdır… Keşke özgür eleştiride tersi olabilseydi…

 

Her ne şekilde olursa olsun Kastamonu ile yolları kesişen can dostlar ; bir başka yazıyla daha görüşebilmek umuduyla sevgiyle, dostça ve hoşça kalın…

 

e-mail : smert@kastamonupostasi.com

             smert37@mynet.com

MSN   : merts_@hotmail.com

Murat SAYIM/LÜBNAN'IN SUSKUNLUĞU CANIMI SIKIYOR

Gün geçmiyor ki Amerika ve onun ‘kan’ kardeşi İsrail soykırım yapmasın.  Sivilleri öldürmesin.  Avrupa da kendi tahtında otursun, ilgileniyormuş gibi yapsın, Avrupa şampiyonası seyreder gibi olanları seyretsin.

 

 İsrail’in yaptığı katliamı ayrıntılı bir şekilde bilmek isteyenler (ingilizceniz varsa) http://www.electronicintifada.net/lebanon/ sitesini açsınlar.  Kimin ne yaptığını orada görecekler.

 

Benim bugün değinmek istediğim konu tüm bu olup bitenlere karşı Lübnan’ın sessizliği.  İsrail orada Hizbullah’ı yok etmeye çalışırken, Lübnan pasif bir şekilde olup bitene sessiz kalıyor gibi geliyor bana.

 

Hulki Cevizoğlu’nun sunduğu ‘Ceviz Kabuğu’ adlı tartışma programını seyredenler biliyordur.  Programın bir kısmında şu olaylar vurgulanıp bir neticeye varıldı:  İsrail Lübnan’a saldırıyor, Lübnanlı asker İsraillilerle aynı masada yiyip içiyor. 

 

Lübnan ordusunun içi geçmiş, kılını kıpırdatmıyor, bizimkiler oraya asker göndermeyi düşünüyor.  Adamlar kendi ülkelerini korumaya tenezzül etmiyorlar, bizim Mehmetçik gidecek orada icap ederse kan dökecek, bak sen.

 

Biz hangi ülkeye asker yardımı yapacağız?  Vakti zamanında PKK’yı destekleyen Lübnan’a.

 

Biz hangi ülkeye asker yardımı yapacağız?  Sözde ermeni soykırımını kabul etmiş tek Müslüman ülkesi olan Lübnan’a.

 

O otursun Hıristiyan kesim sayesinde suskunluğunu korusun. Kendi halkı ölsün ama ordusu sussun.  Bizim Mehmetçikte kan çok herkese yeter!

 

Yazıklar olsun, yazıklar…

Nail KÜÇÜK/KASTAMONU'DAKİ KÖY OKULLARI NE OLACAK

Geç bulup erken kaybetmek” sözü her insanda farklı çağrışımlara yol
açar. Benimse bu cümleyi duyar duymaz içim hep “cız” eder, “bam telime”
dokunulmuş gibi tuhaf bir haleti ruhiye içine düşüveririm. Çünkü
kaybettiğimiz bir değil binlercedir. Kastamonu' da gittigim , gördüğüm her
yerde köy okullarının içler acısı hali,sahipsizliği,perişaniyeti
karşısında üzülmeden edemiyorum. Benimle birlikte görüşüp, konuştuğum her
insan  bu duyguları  derinden yaşıyor. Bundan da acı olanı bu okulların  göz
göre göre dağılıp, kaybolup gitmesine karşı birşeyler yapamama
acizliğimizdir.Gözüme takılan her  köy okulu o küçük adımlara gittiğim ama
büyük umutlarla okuduğum ve hiçbir zaman unutamadığım  o tek sınıflı
mütevazi köy okulunu aklıma getiriverir. Sanki anlatılması meçhul bir duygu
vida gibi ruhumun derinliklerine doğru kıvrıla kıvrıla yol alıp ilerler.

      Anadolu, etrafına ışık saçan köy okullarıyla genellikle geçen asrın
ortalarından itibaren tanıştı. Bu okullar 70’li yılların sonlarına doğru
iyice yaygınlaşmış, sayıları hızla artmıştı. Devlet büyüklerinden o günlerde
halkın yalvar yakar istediği en önemli üç istek okul, yol ve elektrik idi.
Devlet vatandaş işbirliği ile ne büyük hayaller kuruldu ve okullar hızla
yapılmaya başladı. İnsanlar bu işi bitirdiklerinde gözlerinde büyüttükleri
kadar zor olmadığını gördüler. Okulların bahçesi öğrencilerle dolup taşmaya
başlamıştı. Yırtık lastiklerle ve elbiselerle okulların yolunu tutan, kalem,
silgi gibi pek çok eşyasını arkadaşlarıyla ortaklaşa kullanan bu saf ve
temiz Anadolu çocukları okuyup “büyük adam” olacaklardı.  Kimi kasabaya
gittiği zaman bembeyaz elbiseler içinde gördüğü doktor ve hemşireye
benzemek, kimisi köyüne takım elbise ile gelen kravatlı, iskarpin ayakkabılı
öğretmen gibi olmak, kimisi de siyah beyaz televizyondan gördüğü filmlerden
özenerek kemerinde silah taşıyan asker ve polis olma hayalleriyle oturup
kalkıyordu. Popçu ve topçu olmak henüz o günlerde daha moda olmamıştı.

       Sıra bu okullara bir yolunu bulup öğretmen bulmaya gelmişti. Fedakâr
öğretmenler en ücra köylere varıncaya kadar görev yapmalıydı. Yoksa bütün
hayaller suya düşer,  varsa km.lerce uzaktaki başka bir köy okuluna
çocuklarını göndermek zorunda kalırlardı. Anadolu insanı artık kendi
derdinden anlayacak,  gerektiğinde dilekçesini yazıverecek, çocuğunu
cehaletten kurtaracak yol gösterici rehberlere çok yaklaşmıştı. Fırsatı
kaçırmak istemiyordu. Köylü muhtarı, muhtarda milli eğitim müdürünün sabah
akşam kapısını aşındırmaktan geri kalmıyordu. Okullara öğretmenler
valizlerini alıp bir bir gelmeye başladı. İmkânlar sınırlı, yollar bozuk,
çeşmeler yer yer susuzdu. Ama anne, baba ve öğrencilerde sevgili
öğretmenlerine karşı katıksız bir sevgi vardı. Öğretmenin kendisinin bile
anlamakta zorluk çektiği büyük bir kredisi vardı. Birkaç dönem mezunlar
verilmiş, işler yoluna girmişti derken tılsım bozuldu.

           Aynı masallarda ki gibi “sırça köşk” tozpembe hayaller içinde
kaybolmayla yüz yüze geldi. Günler ne kadar da çabuk geçti. Köylerden büyük
şehirlere başlayan bitip tükenme bilmeyen büyük göç dalgası, taşımalı
eğitim, kasabalarda bir bir açılan yatılı okullarla köy okulları
öğrencilerini bir bir kaybetti. Sonunda pek çoğu daha baharı görmeden hazanı
yaşadı. Anadolu’ya gelen bahar çabuk sona ermiş okullar bir bir kapanmaya
başlamıştı. Öğrenciler “yallah şoför yallah” türküsü eşliğinde minibüslere
doluşarak kasabadaki okulun yolunu tutacak eski okullarına bir bir elveda
edeceklerdi. Öğrenci sayısının azalması ile köyün çocukları henüz yedi
yaşına basar basmaz kasabadaki yatılı okulun yolunu tutacaktı. Büyük adam
olmanın yolu artık şehirlerden geçiyordu. Onlar yuvadan erken uçmuş, okullar
kaderiyle baş başa kalmıştı. Peki, bu büyük hayallerle yapılan ilim yuvaları
ne olacaktı? Belki çocuklar ortada kalmadı ama binalar pek çoğu itibarıyla
ortada kaldı. Camlar kırılmaya, çatısından damlalar akmaya, bahçesinde yaban
otları bitmeye başladı. Şu anda bu ülkenin pek çok köyünde çocukların
karatahtasında ders yaptıkları, sırasında oturup masasında ders yaptıkları,
bahçesinde şen şakrak oynadıkları milli servet pek çok okul kaderiyle baş
başa, hüzünlü bir gurbet yaşıyor.

       Tatil vesilesiyle gittiğim Azdavay, Pınarbaşı ve Daday'ın köylerinde
gezinirken bir kaç yıldır  kapalı okulların  bahçesinde gezinirken
duygularım karmakarışık oldu. Kim bilir hangi öğretmenin  ya da öğrencinin
diktiği erik ağaçlarından  yediğim kırmızı eriklerle teselli olmaya
çalıştım. Okulların  tabelası tozlanmış olsa da vakarla kapının üstünde
asılı duruyordu.

« Önceki ::